ÜYE GİRİŞİ


Şifremi Unuttum
İsmail ERBAŞ - Gezginin Gözünden Dünya Köyleri

BİR YERYÜZÜ CENNETİ Kırkınca, Çirkince yada Şirince

ŞİRİNCE (KIRKINCA) : BİR YERYÜZÜ CENNETİ


" Şu yeryüzüne cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkınca o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde denize kadar göz alabildiğine uzayan Efes ovası, baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla dolu bu ova bizim köye aitti.

    Hani köylüyü iliğine kadar sömüren büyük toprak ağaları vardır ya , bizim oralarda onlara yer yoktu. Üstelik o çağda tarlaları zorbalığa getirip ipotek altına almak da kolay iş değildi. Kendi arazisinin efendisiydi her köylü. Köyde yaşayan herkesin iki katlı bir evi vardı. Ayrıca ceviz, badem, elma, armut, kiraz ağaçlarıyla ve sebze bahçeleriyle çevrili yazlık bir evi daha vardı yaylada.

    Hiç kimse bahçesini çiçeklerle donatmayı ihmal etmezdi. Dört bir yandan fışkıran akarsuların ne kış ne yaz kesilirdi türküsü, buğdayla arpa yetiştiği vakit tarlalarımız altın yaldızlı bir denizden farksız olurdu. Bizimkiler gibi verimli dalları ürün bolluğundan , yerleri yalayan özsuyu dolu yusyuvarlak simsiyah pırıl pırıl zeytinler veren ağaca başka hiç bir yerde rastlayamazdınız. Yavaş ama sağlam bir gelir kaynağıydı zeytinyağı. Asıl incir…. Köylünün kemerini altınla dolduran incirdi. Sadece Aydın ilinde değil bütün doğuda Avrupa ve Amerika da bile ün salmıştı incirlerimiz. Kabuğu var mı yok mu anlayamazdınız, öylesine inceydi. Anadolu' nun o canım güneşi ile ballanmışlardı.

    Tanrının bizlere bağışladığı bir başka nimette dalgalandığı vakit okyanusu andıran göllerdi.Hacı suluk istasyonunda duran trenden her allahın günü inen bir alay yolcu ile tüccar, seyyar satıcıların hemen oracıkta mangallar üzerinde kızarttıkları göl balıklarına büyük bir iştahla saldırırlardı. Balık deyip de  geçmeyin her biri iki üç okka tartan balıklar. Çayırlarımıza bir ebedi bahar havası kazandırıyordu bu bolluk. Hayvanlar nasılda besiliydi otlağın ortasına yayılıp dinlenmeye koyuldukları vakit “ Var mı bana yan bakan “ diye çalım satan beyleri andırırlardı.

    Kırkınca yazları boşalıverirdi. Sadece birkaç bekçi kalırdı köyde. Bütün ahali yayladaki yazlık evlere dağılırdı. Ancak ekime doğru büyük Aya Dimitri panayırı yaklaşırken köye dönerdik. Badanaya, sonbahar temizliğine girişirdi kadınlar. Kap kacaktan başlayıp sokağa varıncaya dek ellerine ne geçerse paklamayı adet edinmişlerdi. Öylesine aklanırdı ki köy adeta yollarda yürümeye kıyamazdınız.

    Tüm dükkanlar, kahveler iki kiliseyle üç okulumuz ve köyün tek Türk binası olan zaptiye dairesi, defne ve mersin dallarından görünmez olurdu.

    Küçük büyük bütün yüzler gülerdi artık, çünkü ürün satılmış, paracıklar keseye girmiş olurdu.

    Anadolu' nun sıcak ikliminden midir yoksa toprağın verimli oluşundan mıdır ne, türkü söylemeye müthiş yatkındık. Türküler söyleyerek uyanırdık hep. Bayramlara olduğu kadar cenaze törenlerine de türküler söyleyerek giderdik.

    Evlenmeye karar veren bir delikanlı her şeyden önce bir ev yapmak zorundaydı. Kaçınılmaz bir yükümdü bu çünkü kız çeyiz olarak ev getirmezdi asla. Delikanlı evin temellerini kazmaya koyulduğunda bütün arkadaş ve komşuları kolları sıvar ona tuğla taşır , harç kararlardı. Bütün bu işlere tutku ve şehvet taşan türküler eşlik ederdi.

    Bahçelerde de türküsüz çalışma diye bir şey yoktu. Ekimden Şubata kadar zeytin toplardık. Şubat  Mart arası yoz otları ayıklama çağıydı, Nisandan Temmuza tütüne verirdik olanca gücümüzü , sonra kuru üzüme , sonra incire ve dağlar taşlar namelerimizle yankılanır inlerdi. Gündüzler yorucu geceler boğucu olurmuş umurumuzda değildi. Ekmek derdimiz yoktu çünkü ve ölümün dehşeti ile yüz yüze gelmemiştik henüz. Köyün yakınında Efes harabeleri vardı, o da umurumuzda değildi doğrusunu isterseniz. Kendi köy evlerimiz silmesinden eşiğine kadar eski devirlerden kalma süslerle doluydu zaten. Kaldı ki bizim Kırkınca köyü eski kitaplarda “ dağdaki Efes adıyla anılırmış ve bu da bizim köklü bir geçmişe sahip olduğumuzu göstermekteymiş.

    Bütün bunları ben Pitagoras Lamios adında Sisamlı bir öğretmenden öğrendim. Yeni gelmişti köye eski eser delisiydi."

   Böyle diyordu Dido Sotiri “ Benden selam söyle Anadolu 'ya ” adlı kitabında.

 

MİLATTAN  ÖNCE  KIRKINCA  (ŞİRİNCE)

Peki kimlerdi bu insanlar, nerden gelmiş nereye gitmişlerdi, ne olmuştu Kırkınca da (Şirince).

Şimdi biraz geçmişe, bölgenin tarihine bir göz atalım.

Bölgede ilk yerleşimlerin Selçuk Ayasuluk tepesi civarında Neoletik çağda başladığını biliyoruz. MÖ 6000 ler gibi.

Yine aynı bölgede Hititler döneminde “Apasas ” adında bir şehir kurulduğunu ve ana tanrıça kültürünün yaşadığını biliyoruz .

Truva savaşları sonrasında da Helenik dönem başlar. MÖ 1050 civarında bölge tamamen Yunanistan ana karasından gelen göçmenlerle yerli halkın karışımından oluşan homojen bir yapıya sahiptir. Ama Kybele'den Artemis'e (oradan Meryem Anaya ) ana tanrıça kültürü de evrimsel yolculuğuna başlamıştır.

    Liman kenti Apasas (Efes) MÖ 550 de dünyanın yedi harikasından biri olarak tamamlanan Artemis tapınağının etrafında önemli bir dini ve ticari merkez olarak gelişir. Artemis tapınağı bu topraklarda tesadüf değildir ( Diana yani ArtemisApollonun kızkardeşi hatta ikiz kız kardeşidir.) Öyleki MÖ 5 YY civarında yaşanan Pers işgalleri döneminde bile  Efes' e dokunulmamıştır.

    Bugün, İzmir' in Selçuk ilçesinde Ayasuluk tepesi ve onun batı(deniz) tarafında yer alan eski Apasas (Efes) MÖ 300 de Büyük İskender'in komutanlarından Lysımakos tarafından bülbül ve panayır dağlarının arasındaki vadide kurulan yeni şehre taşınır.

    Ve doğudan gelen malların batıya aktarıldığı önemli bir liman kenti olarak güçlenir. Roma imparatorluğu döneminde  Efes ve  kütüphanesi  Antakya,İskenderiye ve Roma şehri ile birlikte o devrin en önemli kütür ve ticaret merkezidir .Şehrin nüfusu 200 bini geçer.

 

VE  EFES  YENİ  BİR  DİNLE  TANIŞIR  :   HIRİSTİYANLIK

 

Binlerce yıl ana tanrıçaya inanmış bu topraklarda erkek kurtarıcı ( İsa peygamber) kavramı biraz yadırganır. Artemis'in anavatanında tanrının oğlu İsa' nın yerini kutsal bakire Meryem Ana'nın oğlu İsa alır.St John ve St Paul bölgede Meryem ana    (kutsal bakire, kutsal ana, Artemis ) figürünü ön plana çıkararak bu zorluğu aşmış hatta bu durumu avantaja çevirmesini bilmişlerdir.


    İsa peygamberin “ Kadın işte bu senin oğlundur, Johan işte bu senin anandır ” diyerek son nefesinde annesini Aziz John' a emanet etmiş olması, Aziz John' un da kalkıp Efes'e gelmesi Meryem Ana'ya Bülbül dağında ev yapması tesadüf değildir.

    Zira İsa mesih "Benim şeriatımı Roma' ya götürün" demiştir. Ve bu şeriatın Roma İmparatorluğu'nda yayılabilmesi için iki kilit şehir vardır. Biri başkent Roma diğeri ise bütün doğu eyaletlerinin başkenti olan, Efes.

    Çok tanrılı inanışlarının yaşandığı Romada neredeyse tek tanrı inanışına yakın ve askerler arasında yaygın olan Mithra inanışı, hırıstiyanlığın en büyük rakibiydi. Ama bu tarafta Efes'te  ana tanrıça Artemis karşısında Hıristiyanlığın işi çok daha zordu. Binlerce yıldır yaşanan bu yerli inanış çok güçlüydü. Üstelik dünyanın yedi harikasından biri olacak kadar güçlüydü. Erken dönem hırıstiyan babalarının işi çok zordu;  bu muhteşem tapınağı yıkmadan Artemis'i Meryem yapmak gerekiyordu. Yapıldı da..   

Hep yapıldığı gibi o eski ezoterik yöntemlerle. Efes tıpkı İznik gibi önemli bir dinsel merkez oldu. MS 

431 de Meryem kilisesi inşa edildi ( ilk 7 kiliseden biri) ve Efes konsülü toplandı.

Bu dönemde şehirde değişen sadece inançlar değildi elbette.

    İki dağın arasındaki vadiye kurulan  kent ve liman Küçük Menderes'in taşıdığı alüvyonlarla dolmaya başladı yüzyıllar içinde. Yapılan müdahaleler de işe yaramadı. 4. yüzyıla gelindiğinde artık liman iyice dolmuş ticaret aksamaya başlamıştı. Daha da kötüsü, dolan alüvyonların oluşturduğu bataklık ve sazlıklarda üreyen sivrisineklerle şehir yaşanmaz hale gelmiş, sıtma başlamıştı.

    Efes halkı yavaş yavaş liman şehri terk edip ( bugünkü Selçuk )Ayasuluk tepesi eteklerindeki eski yerleşime taşınmaya başladılar. Bunlara 4. ve 5. yüzyıllardaki' büyük depremlerde eklenince  göç kaçınılmaz olmuştu.

    7.  yüzyıla gelindiğinde ise şehir tamamen terk edilmişti..

 

OVADAKİ   EFES'TEN  DAĞDAKİ    EFES'E

    Bunda hem salgın hastalıkların etkisi olur hem de değişen siyasi dengelerin.     MS 654 - 655 yıllarında Efes, Suriye valisi Muaviye'nin saldırısına uğrar. Emeviler'in Tarık bin Ziyad önderliğinde Endülüs'ten İspanya'ya girdiği yıllarda (711)

   Arap amirali  Mazlama, Doğu Roma'nın başkentine, Konstantinopolis'e  gelip kapıya dayanmıştır. Başarısız olan bu seferin dönüşünde de (715-716) Efes' e saldırmıştır.

    Evet bu sefer başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

    Ama artık Akdeniz'de dengelerin değiştiğinin de  habercisidir.

    Anadolu, kanlı günlere gebedir.

    Bölgede Bizans'ın gücü gittikçe azalır işte bu dönemde.

    Daha 5. yüzyılda Perslerin gelişiyle her ne kadar işgal edilmemiş olsalar da Efes halkı, yeni yerleşimler yeni yurtlar aramaya koyulur. Kimileri Apasas' a döner kimileri ise daha güvenli bir yerleşim kurarlar. Gür ormanlarla kaplı verimli yaylaların olduğu sulak ve bereketli dağlarda dağdaki Efes şehri " ŞİRİNCE  " böyle doğar. MS 5. yüzyıldan antik Efes'in tamamen terk edildiği 7. yüzyıla kadar " Dağdaki Efes " sürekli büyür. Burası aşağıdaki yerleşimden çok daha güvenli gözden uzak ve bereketlidir.

    Hayatlarında pek çok şey değişir en başta sivrisineklerden sıtmadan kurtulurlar. Tarım için gündüzleri ovaya iner akşamları ise dağdaki şehre çıkarlar. Öyle saklı bir yerdedir ki " Dağdaki Efes yerini bilmiyorsanız aramakla bulamazsınız. Zaten bu sayede yüzyıllarca  kendini korumuş varlığını sürdürmüş.

    Ortaçağ haçlı seferleri sırasında da “ Dağdaki Efes ” (Şirince) varlığını korur. 11.12.13 yüzyıllarda pek çok manastırın, kilisenin, okulun bulunduğu önemli bir dinsel merkezdir. Ama saklıdır, korunaklıdır. Aşağıda Ayasuluk (st John) tepesi civarındaki yerleşim durmaktadır ama,  asıl merkez yukarıdadır.

    1307 yılında bölge Selçuklular'ın eline geçer. Aydın oğulları'ndan İsa Bey döneminde Türkler Ayasuluk çevresini geliştirmiştir. 1376 da İsa Bey Camii yapılır, bu dönemde yoğun olarak bölgeye Türkmenler  ve yörükler gelir.

İşte bu yıllar Ayasuluk (şimdiki Selçuk) civarındaki son Rumlarında özel bir izinle bölgeyi terk edip " Dağdaki Efes e ” göç ettikleri dönemdir. Ser verip sır vermezler gidecekleri yer hakkında. 

Nasıl bir yerdir gideceğiniz yer? diye soran İsa beye,

Çirkince bir yerdir, derler.

Ve Çirkince adı böylece ortaya çıkar.

 

ÇİRKİNCE'NİN  GÜZELLİĞİ  

    1425-26  yıllarında Aydın oğlu Cüneyt Bey'in öldürülmesiyle de  bölge Osmanlıların eline geçer.

    Bölgede Çirkince'nin adına Osmanlı tapu sicilinde de rastlanır.

    Ankara Tapu ve Kadastro Gen. Md. Arşivinde ki 571 nolu ve 1583 tarihli Aydın vakıf defterinde Çirkince' nin adı geçer. Nahiye merkezi Çirkince'nin çevresinde bulunan köylerdeki vakıf arazilerinin listesi verilir burada.

    Ezine, Kızılca , Ulucak ve Turgut ta bulunan arazilerin merhum İsa Bey tarafından vakfedildiği kaydedilmiş  söz konusu yerler "Tab-i Çirkince" olarak Çirkince'ye bağlı karyeler, (köyler) imiş.

    Gerek Aydın oğulları gerek Osmanlılar bölgeyi elegeçirmişler ama ekonomi ve ticaret hep Rumların kontrolünde kalmış. Gözden uzak bu yerleşim 14. ve 15.yy'da Kuşadası'ndaki Nuova Scala Limanı'ndan batıya, sonrasında ise İzmir' den Avrupa'ya yapılan ticaretin hep merkezinde olmuştur.

    Yörenin nüfus yapısını belirlemek için Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyetinin 17 mart 1919 da İzmirde yayınlanan bildirisinde Çirkince'nin nüfusunun 4500-5000 civarında olduğu ve tamamının Hıristiyan tebaadan oluştuğundan bahsedilir. Köydeki hane sayısının bir zamanlar 1800'e ulaştığı göz önüne alınırsa bu nüfusun daha bile fazla olması muhtemeldir.

    1300'lerden 19. yy sonlarına kadar Anadolu'da Türkler, Rumlar, Ermeniler, Museviler tüm farklı inanışlardan farklı etnik kökenlerden insanlar huzur içinde yaşamış (700 yıldan fazla bir zaman ) Kağıt üzerinde bu topraklara en son gelen biz Türkler toprakların sahibi gibi görünsek de hiçbir zaman olmamışız. Ne o zaman ne de bugün.

    Bu toprakları işleyen, ürününü satan, ticaretini yapan hep başkaları olmuş. Yani ekonomiyi elinde tutanlar zaten bu topraklarda bizden öncede yaşayanlar olmuş.

    Ne Roma bu topraklara geldiğinde bir şey değişmiş, ne Bizans, ne Selçuklu, ne de Osmanlı. Bu insanlar için tek değişen vergiyi kime verdikleri olmuş. Hele ki Osmanlı bu konuda en rahat davranan olmuş. Vergisini aksatmadıkça istediğine inan, istediğin gibi yaşa.

    Ya Türkler, Türkmenler, Yörükler onların hali niceymiş dersek , ya asker olmuşlar ya da amelesi toprağın. Sabahattin Ali'nin dediği gibi "Sırça köşkün efendileri yemiş onların kanını canını " Bilerek köylü bırakılmış, çiftçi yapılmamış; bilerek cahil bırakılmış, okutulmamış, inancının bile doğrusu öğretilmemiş, kendi dilinde anlatılmamış. Bilerek fakir bırakılmış. Fakir insanı umutla, cahil insanı cennetle kandırmak kolaydır çünkü.

GELELİM KARANLIK GÜNLERİN ŞAFAĞINA

    Dünyada dengeler değişmiştir. 15. yy'dan itibaren Osmanlı önüne konulan Doğu Avrupa yemi ve gözüne takılan at gözlüğü ile Viayana hayalleri görürken Avrupa çoktan Akdeniz'i aşıp Amerika'yı Uzak Doğu'yu velhasıl bütün dünyayı parsellemiştir. 1800'lerin sonlarına gelindiğinde ise artık son lokma, Osmanlının yutulmasına sıra gelmiştir. Ama lokma büyüktür , ne tek başına yenilecek nede birkerede yutulacak lokma değildir, bunun içinde çare parçalamaktır .


Bir yandan Mısır ve arap coğrafyası diğer yandan Balkanlar. Yöntem ise bugünkünün aynısıdır ; etnik milliyetçilik, özgürlük, bağımsızlık... Fransız'ından İngiliz'ine, İtalya'nından Alman'ına kadar hepsi aynı senaryoyu uygular, gerekirse bunun için sandık sandık altın dağıtırlar. Kimi zaman dinsel kimi zaman etnik isyanlar çıkarılır ve işede yarar. Cahilseniz, fakirseniz, cennette vaad ediliyorsa umutta veriliyorsa !

    İşte bizler de Anadolu'da yaşayan Rumlar'a, Rumlar da bizlere böyle düşman edildik;  hedef gösterildik birbirimize, "Müsebbibi bunlardır " denildi. Ve gerisi bir kıvılcıma bakıyordu, öylede oldu.

    Bundan sonrasını Dido Sotiri' den dinleyelim .

    " Yunanitan ayaklanmış diyorlar, herkes silaha sarılmış, hürriyet nizamı geliyormuş ve benim aslan oğlum, anavatanda  hürriyet demek, Allahında yardımı ile burada bizler için esaret demektir. Şimdi anlıyor musun ? "

Gerçekten de, 1912 Balkan Harbi patlak vermekte gecikmemişti Jöntürkler kaynıyordu, dervişler, beyler, Yunanistan'dan sürülmüş mülteciler köşe bucak dolaşarak halkı bize karşı kışkırtmaya koyulmuşlardı. Jöntürkler " Uyan ey uyuşuk ahali " diyorlardı ama uyuşuk ha deyince uyanmıyordu, dürtmek gerekiyordu onu. Dürtükleme görevini de Hırıstiyanların madur edilmesi ve hatta katledilmesinde görmekteydi.

    "Bir alay Alman, İtalyan Fransız ajanı kafaları karıştırmakla meşgul. Beyrut 'ta Nuri Bey'e rastladım bütün Ortadoğu'da dağıtılan bir broşür verdi bana, oku bak!"

    " Eğer biz Türkler açsak ve ızdırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gavurlardır. Bunların istismarcılığına ve küstahlığına daha ne kadar göz yumacağız. Gavur mallarını satın almayın, onlarla her türlü ilişkiyi kesin, ne ihtiyacımız var dostluklarına, onlarla sözüm ona kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor. Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetlerinizi ikram ediyorsunuz, ama onlar? "

 

    " Bu alçaklık ve yalan dolu vesikayı tüm Ortadoğu'da dağıtan kim biliyor musun baba ? "

    " Jöntürkler tabi başka kim olur? "

     " Boşuna yorma kendini jöntürkler değil DEUTSCHE PALESTINE BANK dağıtıyor."

   " Evet evet Filistin Alman bankası şimdi anladın mı durumu "

   " Bizim asıl düşmanımız levantenlerdir, bir de Osmanlının kanını kaynağından emen Avrupalı sülükler. Taa nerelerden gelip çöktüler bağrımıza yapışıp geçirdiler dişlerini rahatça. Bit bunlar bit. Allah belalarını versin. Ve göreceksin felaket Türklerden değil onlardan gelecek bizlere."

                    
ÇİRKİNCE 'DE SAVAŞLI YILLAR

    Balkan Harbi'nin çıkmasıyla özellikle Rum tebaanın yaşadığı bölgelerde çeteler ortaya (çıkartılmaya) çıkmaya başlar. Osmanlı 1821 Mora ayaklanmasından sonra kışkırtılan gayrı müslümlere şüpheyle bakmakta ve hatta içindeki potansiyel düşman gözüyle görmektedir. Çünkü böyle görmesi istenmektedir. Harbin başlamasıyla Osmanlı bu tehlikeyi bertaraf edebilmek için seferberlik ilan eder. Tüm gençler askere alınır ama gayri müslümler ordunun lojistik işleri için kullanılmak, yol, tünel vb inşaatlarda çalıştırılmak için amele taburuna alınırlar. En ağır şartlarda çalıştırılırlar kimi canından olur kimi sağlığından. Gavur askerleri, diye alay edilir,aşağılanırlar. Zira Yunanistan ayaklanmış, çeteler ortaya çıkmış ve Türk halkına da bunun yegane sebebi olarak gayri müslümler gösterilmiştir. Amele taburlarından kaçabilen Rumların ve Ermenilerin çoğu da doğal olarak Türklere  karşı kinlenmiş bir biçimde çetelere ve direniş hareketlerine katılırlar. Pek çok Çirkinceli Rum gencin kaderi de bu olur. Zaten istenilen de budur.

    Burada tekrar Dido Sotiri ye dönelim bakalım o ne demiş;

    “ Ben onu bilir onu söylerim, dedi Jako. Türk bu kurnazlığı Alman Harpten çok önce memlekete bir Alman uzmanları akını başlamıştı. Tüccar, asker, polis,arkeolog sosyolog iktisatçı, doktor, rahip, öğretmen kisvesi altında durumu incelemeye bizim aslımızı geçmişimizi ve halimizi istidat ve servetlerimizi öğrenmeye geliyorlardı. Hepsi de aynı sonuca varmışlardı. Bu şeytan zekalı Rumlarla, Ermeniler burada fazlaydık. Avanak beylerin tüm ticaret hayatını reayaya bıraktığı uyuyan bir imparatorlukta haddinden fazla kilit noktayı tutuyorduk elimizdedan aldı. Bugün Alman Türkün sırtına binmiş durumda o kumanda ediyor."

Doğruyu söylüyordu Jako Türkler tek başına Küçük Asya'nın efendisi olmaktan çıkmışlardı artık. Beyin Almandı, Türk ise kol.  Biri tasarlıyor öteki yapıyordu. Çok geçmeden İzmir 'e  bir Alman generali geldi, Rus üniformaları içinde." Fatih " edalı, kupkuru bir adamdı; Liman Von Sanders 'ti adı.

    " Harpten çok önce memlekete bir Alman uzmanları akını başlamıştı. Tüccar, asker, polis,arkeolog sosyolog iktisatçı, doktor, rahip, öğretmen kisvesi altında durumu incelemeye bizim aslımızı geçmişimizi ve halimizi istidat ve servetlerimizi öğrenmeye geliyorlardı. Hepsi de aynı sonuca varmışlardı. Bu şeytan zekalı Rumlarla, Ermeniler burada fazlaydık. Avanak beylerin tüm ticaret hayatını reayaya bıraktığı uyuyan bir imparatorlukta haddinden fazla kilit noktayı tutuyorduk elimizde "  

    Sonrası malum, Anadolu'nun işgali derken savaş yılları ve sonunda Kurtuluş Savaşı arkasından koskoca bir gerçek Yunan halkını ayaklandıran kışkırtan Avrupalılar, " Arkanızdayız korkmayın " diyen batılılar pabucu pahalı görünce arkasına bakmadan kaçarken Anadolu Rumlarına da 'Pardon' diyeceklerdi.

    1922 nin eylül ayına gelindiğinde, 15 mayıs 1919'dan beri süren Yunan işgalinin sonuna gelinecekti. Türk ordusunun  İzmir'e girişi Paris kaynaklı bir haberle 11 Eylül' de Atina'nın “ Eleftero Virma ” gazetesinde "İzmir dün sabah 2. süvari alayı komutanı Zeki bey tarafından işgal edilmiştir. Herşey Türk ordusunun denetimi ve güdümü altındadır "  diye verilecektir.

İzmir'in alınmasından çok önce Yunan ordusu çekilmeye başlamış ve Yunan donanması da limanı terk etmişti. 9 Eylül'ü izleyen günlerde kaçan Rumlar bulabildikleri teknelerle adalara oradan da Atina'ya ulaşmaya çalışıyorlardı. 13 Eylül günü Ermeni teröristlerce çıkartılan büyük yangınsa birbaşka kışkırtmaydı. Günler süren kanlı olaylar acıları ve nefreti daha da pekiştirdi.

Terk edişin ve kaçışın acısı tüm yürekleri karartmıştı. Benzer acılar ve benzer felaketler Yunanistanda da yaşanıyordu Türk köyleri basılıyor insanlar kurşuna diziliyor, kan gövdeyi götürüyordu. Kaçabilen Türklerin kimi yayan kimi kağnıyla kimi de trenle canlarını kurtarmak için anavatanın yollarındaydı.

Senaryo hep aynıydı. Acaba bu işten kim karlı çıkacaktı?

 

TÜRK- RUM AHALİSİNİN MÜBADELESİ

    30 Kasım 1923' de “ Türk ve Rum ahalinin mübadelesine dair mukavelename ” Lozan anlaşmasının ek protokolü olarak imzalandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşmeyi Yunanistan adına Venizelos ve Kaklamanos Türkiye adına da M. İsmet, Dr. Rıza Nur ve Hasan bey imzaladılar. Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları bu sözleşmenin dışında tutuldular.

Batı bu kanlı senaryodan doymamış ve ileride kaşıyıp kanatacağı bir açık yaranın kalmasını mı istiyordu yoksa ? Yoksa çok daha derin, uzun soluklu hesaplar mı vardı?  Daha o günlerden yüzyıl sonrasının hesaplarını mı yapıyordu batı. Başta Ege olmak üzere Anadolu'nun  her yerinden Rumlar göç ettirildi. Aynı şekilde Yunanistan'daki Türklerde Anadolu'ya  taşındı Alınan kararla terk ettikleri taşınmazlar gittikleri ülkede aynı koşullarda terk edilmiş ( emvali metruke) ile değiştirilecek değerleri komisyonlarca tesbit edilip gerekiyorsa bedelleri para ile ödenecekti.

 


Konya bölgesi Rumlarının çoğu Girit adasına Girit'ten ( Khanya – kandia ) gelen Türkler de Konya'ya yerleştirildi ki bugün pek çoğumuzun anlamını unuttuğu “ Görürsün hanyayı konyayı ” deyimi de buradan gelmektedir.

 

 

Bu mübadelenin en dramatik yönlerinden biri de Antalya, Alanya bölgesinden Yunanistan'a zorla gönderilen ve dertlerini bir türlü anlatamayan “Alaiye ” Türkleridir. Hırıstiyan kalıp islama geçmemiş bu Türkler, türkçeden başka dil bilmedikleri halde Yunan harfleri ile Türkçe yazıp okudukları için Rum olduklarına karar verilip yurtlarından edilmişler ,zorla gönderildikleri Yunanistan'da da "Siz Türksünüzdenip horlanıp dışlanmışlardır.

    Gelelim bizim Çirkincelilere yani “Dağdaki Efeslilere

    İşte burada 700 yıl boyunca unutulmuş saklanmış bir gerçek ortaya çıkıyor. Yüzyıllarca yaşadıkları yerin adını " Çirkince " diye söyleyen bu halk mübadeleden sonra gidip yerleştikleri Yunanistandaki yeni yurtlarına Çirkince, adını değil yeni Efes (Nuova Efesos) adını verirler. Belki de antik Efeslilerin ve hatta onlardan önce Apasaslıların torunları olduklarını hatırlamak için bunu yaparlar.

    Anadolu'ya dönersek, burada da işler kolay gitmemektedir. Yüzbinlerce insanın sevkiyatı büyük dert olur, kargaşalar yaşanır. Aynı köyün insanları farklı gemilere biner, akrabalar aileler bölünür, hiç malı olmayanların beyanına dikkat edilerek mal verilirken malını bırakıp gelen kimileri de mağdur olur. Her iki ülkede böyle bir göçe hazırlıksızdır. Tütün tarımıyla uğraşan köylüler dağ köylerine yerleştirilir,bağcılıkla uğraşanlar kıyı köylerine verilir. Pekçok idari hata yapılır. Ayvalık, Erdek, Çeşme, İzmir gibi limanlara sürekli muhacirler gelir.

    Sonuçta 500 bin Türk Yunanistandan Türkiyeye taşınır. Selanik, Manastır, ve Provusta muhacirleri “ Çirkinceye ” gelirler.

    Bu muhacirlerin önde gelenleri bölgede dolaşıp, yerleşecek yer aramışlar sonunda yolu olmayan dağdaki Çirkince'de evlerin mamur ve bakımlı olduğunu görünce yerleşmeye karar vermişler. Son muhacırlarda 1924'te gelince artık sıra yaraları sarmaya gelmiş

 

ÇİRKİNCE'DEN  ŞİRİNCE'YE

Aradan birkaç sene geçmiştir ki yolu bile olmayan Çirkince köyüne inanılmaz bir misafir gelir. Milli tarihimizin en büyük kahramanlarından Atatürk' ün kader ve silah arkadaşı Kazım Dirik Paşa. Ordudan ayrıldıktan sonra da vatanı için çalışmayı sürdüren Kazım Dirik, İzmir valisidir. Bölgenin kalkınması, ekonominin canlanması için dağ- tepe gezen, çalışan Kazım Paşa, Çirkince'ye geldiğinde dönemin muallimi Suat bey onu kendi yazıp bestelediği " Köy marşı ” ile karşılayınca çok duygulanmış ve bundan sonra köyünüzün adı “ Şirince ” olsun deyip bugünkü adını koymuştur.

    İşte bende tüm bu anlattığım hikayeleri yıllar önce neredeyse 20 yıl önce tanıdığım bir Şirinceliden öğrendim. Şirinceli Ali'den. O yıllarda turizmle uğraştığım Selçuk'ta tanımıştım Ali'yi. Deli dolu içi içine sığmayan bir gençti. Öyle bir masal anlatmıştı ki bana, kulaklarıma inanamamıştım. Masalın sonunda gece yarısı kalkıp gitmiştik köyüne , anlattığı herşey gerçekti. Köyde zaman durmuş gibiydi. O güzelim Rum evleri, taş döşeli sokaklar, çeşmeler, kiliseler, çiçekler içindeki avlular... aşık olmuştum köye, müthişti.

    Ali'nin köyde ailece işlettiği küçük bir reataurantı vardı. Adı da " Köy restaurant " Ortasında yanan şöminesiyle çok sade, çok mütevazi bir yerdi. Nefis mezelerinin, testide ikram ettiği köy şaraplarının tadını hala hatırlarım.

    Benden yardım istiyordu Ali. Bu güzel köyü, bu cenneti tanıtmak, köyün mimarisini kültürünü korumak, yaşatmak için para gerekiyordu ve bu da ancak turizmle olurdu. Bunu da o yıllarda görebilen tek kişi Ali idi. Yani köyün delisi. Öyle güzel bir köy, böyle bir mimari, bir de böyle bir deli olunca yardım edilmez mi? Ben de başladım tüm arkadaşlarıma, rehberlere, acentacılara anlatmaya köyün güzelliğini. Tuttuğumu köye götürdüm, onların da benim gibi gördükten sonra inanacaklarını biliyordum. O yıllarda en büyük kaygım turizmle birlikte köyün bir rant merkezi olup tarihi dokusunun bozulmasıydı. Ama korktuğum olmadı. Başta Ali ve köye yerleşen pekçok rehber arkadaşın bilinçli yaklaşımı, köy halkının sağ duyusu korudu bu güzellikleri. Eğer bugün Şirince tüm dünyada tanınan bir köyse bunda en büyük pay hiç şüphesiz  Ali'nindir.

    Gelecekte Şirince nin öyküsünü yazanlar Dido Sotiri'nin Manolis'i gibi Ali'nin de hikayesini anlatacaklar. Gece gündüz nasıl çalıştığını, ne emekler verdiğini, tek tek her gelen turist otobüsüne kendi arabasıyla klavuzluk yaptığını, köye asfalt yol yapılsın diye kimlerin yolunu kestiğini, kiliseler tarihi yapılar korunsun, onarılsın diye ne çabalar harcadığını anlatacaklar.

ÜZÜM UYKUYA DALINCA BAŞLAR ŞARABIN ÖYKÜSÜ ŞİRİNCE'DE                   

Bugün Şirince dolambaçlı dik yokuşları, taş kaplı dar sokakları ve eski Rum evleriyle olduğu kadar şarabıylada ünlü. 20 yıl önce köy halkının kendine yetecek kadar ürettiği şaraplar şimdi dünyaya satılıyor. Bağcılık eskisinden çok daha iyi durumda. Şarap bir kültür olmuş ve nesilden nesile aktarılagelmiştir bu topraklarda. Anadolunun en güzel üzümleri yetiştirilmiş ve tadına doyulmaz şaraplar üretilmiştir. Her bağ bozumunda sabah serinliği ile toplanır üzümler asmanın önünde saygıyla durur köylü, değerini bilir alın teriyle, sevgiyle büyüttüğü, binbir emekle topladığı üzümlerle köyünün yolunu tutar. Üzümler sabırsızlanmaya başlamıştır bile. Üzüm uykuya dalınca başlar

şarabın öyküsü ve burda başlar köyümüzün masalı. Bu köy hem tanıdık hem yabancıdır. Yılankavi virajlı yoldan tırmanıp köye vardığınızda büyük bir meydan ve çınaraltı kahvesi karşılar sizi hemen. Yanı başında bir Rum  çeşmesi sonra tek katlı sıra dükkanlarla uzun bir çarşı, bakkalı, berberi, lokantasıyla, çerçi dükkanıyla, sabundan zeytin yağına, şaraptan reçele aklınıza ne gelirse satılır buralarda.

Yöre kadınlarının el emekleri çarşı boyunca kurulmuş tezgahlarda sergilenir; binbirçeşit el işleri, örtüler, danteller, iğne oyaları, çeyizlikler. Tezgahlarda duran yaşlı teyzeler çekingen ama mağrur bakışlarla sizi izler. Kimi çakır, kimi mavi gözleriyle sımsıcak bakarlar, gözlerinin içi gülen sıcak, sevecen insanlardır hepsi. Kime  " Merhaba " deseniz, o güzel Ege lehçesiyle sımsıcak " Merhaba " der, sohbet ederler sizle. Yaşlısıyla genciyle kadınıyla erkeğiyle herkeste aynı sıcaklığı, aynı konukseverliği görürsünüz.

Hep anlatılan bir hikaye vardır. Mübadeleden çok yıllar sonra bu köyde doğup çocukken yada gençken köyden giden Rumlardan bazıları ziyarete gelmişler. Köyü, doğdukları yeri ölmeden önce görmek anıları yad etmek için. Tabi, geldikleri gibi hiç değişmeyen köyde evini bulanlar, top oynadığı meydanı hatırlayanlar olmuş, ağlaşmaya başlamışlar. Yaşlı bir Çirkinceli Rum, olduğu gibi duran evinin önünde ağlarken evin yeni sahibi Selanik muhaciri Hacı Osman “Buyur be Lefter efendi, ev senindir, biz kardaşız ” deyip evin anahtarını uzatmış. Bunun üzerine yaşlı Rum ellerini gösterip;

    Peki bu kan ne olacak vre kardaş, nasıl olduk biz böyle, diyerek sarılıp ağlamaya başlayınca bizim Türk de ona;

    Bu kan kanla temizlenmez, kardaşlıkla temizlenir ancak, demiş. İşte böyledir Şirince'nin insanı. Kanı kanla değil kardaşlıkla yıkar.



Dedim ya, masal gibi bir yer, ne anlatmakla olur ne dinlemekle, yaşamak gerek o masalı. Hatta bu masalın kahramanı olmak gerek. Ama hepsinden önemlisi masalları dinleyip uyumamak, uyutulmamak lazım.

 

''BİZ'' OLMANIN ZAMANI ARTIK

    Dün Rum için, Ermeni için oynanan oyun bugün Kürt için, Laz için oynanıyor. Dönüp bir bakalım geçmişe bağımsızlık vaadiyle kandırılan Yunanistan bugün ne halde . Daha yüzyıl geçmeden ekonomisi çökmüş durumda gırtlağına kadar dış borç içinde ülke ipotek altında;

    Siz bizdensiniz, kardeşimizsiniz, Avrupalısınız, diyen Avrupa şimdi Yunan halkının posasını tükürüyor…… işte bağımsızlık… işte özgürlük… ilgilenenlere duyurulur…

    Önce içimizde bir öteki yaratıp sonra bizi bize kırdırıyorlar.  Artık biz olmayı öğrenmenin vakti gelmedi mi deyip Sabahattin Ali ile bitirelim.

 

 " Bu memlekette namuslu olmak ne zor şeymiş meğer

Bir gün Almanların pabucunu yalayan

Ertesi gün İngilizlere takla atan

Daha ertesi günde Amerika'ya kavuk sallayan

Soysuzlar gibi olmak istemedik "

 

Sevgiyle kalın

İsmail ERBAŞ

İsmail
ERBAŞ
Diğer Yazıları:
- BİR YERYÜZÜ CENNETİ Kırkınca, Çirkince yada Şirince (14/06/2014)
- An island in the Venice Gulf,Burano - 1 (21/10/2013)
- An İsland in the Venice Gulf, Burano-2 (21/10/2013)
- An island in the Venice Gulf, Burano-3 (21/10/2013)
- '' BİR YERYÜZÜ CENNETİ '' Kırkınca, Çirkince yada Şirince (05/10/2013)
- a village on Santorini island (30/09/2013)
- Venedik Körfezinde Bir Ada, Burano - 1 (07/03/2013)
- Venedik Körfezinde Bir Ada, Burano - 2 (07/03/2013)
- Venedik Körfezinde Bir Ada, Burano - 3 (07/03/2013)
- Venedik Körfezinde Bir Ada, Burano - Fotoğraf Albümü (07/03/2013)
- Komşuda Bir Köy İya - 1 (21/01/2013)
- Komşuda Bir Köy İya - 2 (21/01/2013)
- Komşuda Bir Köy İya - 3 (21/01/2013)